Sözlükte 101 kelime var · son eklenenler
| Kelime | Köken | Anlamı | Öz Türkçe karşılığı | Açıklamalar |
|---|---|---|---|---|
| men | Arapça menʿ | 1. yasaklama 2. Engel olma |
yasaklama | |
| melce | Arapça melceʾ | sığınak | sığınak | |
| mecelle | Arapça mecelle | 1. Kitap, mecmua, risale vb. yayınlar 2. Fıkıh hükümleriyle bu konudaki türlü içtihadı bir araya getiren, Tanzimat'tan sonra hazırlanmış olan, yasa yerine kullanılan eser |
||
| lük | Farsça luk | Boyacılıkta kullanılan Hint zamkı | ||
| lef | Arapça leff | İçine sokma | ||
| kıt | Arapça ḳaḥṭ | 1. İhtiyaca yetmeyecek kadar az, bol (II) karşıtı 2. Az, yetersiz (duygu, söz vb.) |
“O devirde bizim gibi henüz askere gitmemiş şoförler çok kıttı.” — Aka Gündüz “Sözü kıt bir adamdı.” — Halikarnas Balıkçısı |
|
| kül | Arapça kull | bütün | bütün | “Bir asırdan beri şiirimizi bir kül olarak göz önüne getirince bu misal canlanmaz mı?” — Yahya Kemal Beyatlı |
| koz | Farsça gavz, goz | 1. ceviz 2. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, onlara üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt 3. Başarı fırsatı olan elverişli durum, saldırış ve savunma fırsatı 4. Karşısındakini alt edecek etkili şey |
“Başvurduğu bu olağanüstü tabiyede varlığını değil, yokluğunu koz olarak kullanmıştır.” — Haldun Taner | |
| kin | Farsça kīn | Birine karşı duyulan öç alma isteği; garaz | “Adımız miskindir bizim / Düşmanımız kindir bizim” — Yunus Emre | |
| kil | Farsça gil | Islandığı zaman kolayca biçimlendirilebilen yumuşak ve yağlı toprak | ||
| indi | Arapça ʿindī | Herkesçe kabul edilebilecek bir temele bağlanamayıp yalnız bir kişinin kendi kanısına dayanan | “Bizden evvelki zamanların tarihleri hep değilse de ekseriyetle indi vesikalara istinat etmiştir.” — Aka Gündüz | |
| ilmi | Arapça ʿilmī | bilimsel | bilimsel | “Tarihin karmakarışık olayları ilmî metotlarla incelenebilir mi?” — Cemil Meriç |
| illi | Arapça ʿillī | nedensel | nedensel | |
| ilim | Arapça ʿilm | 1. bilim 2. Ayrıntı, özellik, nitelik |
bilim | “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” — Yunus Emre |
| hibe | Arapça hibe | bağış | bağış | |
| hem | Farsça hem | 1. Bir kimseyi uyarmak, bir şeyi açıklamak veya anlamı güçlendirmek için "özellikle, zaten, bir de, şurası da var ki" anlamlarında kullanılan bir söz 2. Açıklayıcı nitelikte olan ikinci cümleyi birinciye bağlayan bir söz |
“Hem benim oğlan yeni yeni okuyor.” — Nâzım Hikmet “Gidiyor hem koşarak gidiyor. Güzel hem pek güzel! Sıcak hem ne sıcak!” |
|
| gül | Farsça gul | 1. Gülgillerin örnek bitkisi (Rosa) 2. Bu bitkinin katmerli, genellikle kokulu olan çiçeği |
||
| felsefe | Arapça felsefe | 1. Varlığın ve bilginin bilimsel olarak araştırılması 2. Bir bilimin veya bilgi alanının temelini oluşturan ilkeler bütünü 3. Bir filozofun, bir felsefe okulunun, bir çağın öğretisi 4. dünya görüşü 5. Bir konuda soyut düşünüş |
dünya görüşü | “Felsefe diliyle söylersek her ozan bir fenomendir yani olgudur.” — Necati Cumalı “Tarih felsefesi. Hukuk felsefesi.” “Sokrates felsefesi.” |
| esef | Arapça esef | 1. Olmaması, yapılmaması gereken veya yapılamayan bir şey için duyulan üzüntü 2. yerinme |
yerinme | “Ötekilerin yüzünde onunki gibi esefle karışmamış, bambaşka bir öfke vardı.” — Tarık Buğra |
| emel | Arapça emel | Gerçekleştirilmesi zamana bağlı istek | “Bu emele vasıl olmak için bütün gayretimi sarf edeceğim, elimden geleni yapacağım.” — Etem İzzet Benice | |
| elem | Arapça elem | keder | “Bu derdi huy edinenler elem çekmez.” — Necip Fazıl Kısakürek | |
| ehem | Arapça ehemm | Çok önemli | ||
| ecel | Arapça ecel | Hayatın sonu, ölüm zamanı | “Vaktinize hazır olun / Ecel vardır gelir bir gün” — Yunus Emre | |
| divit | Arapça devāt | 1. Hokkadaki mürekkebe batırılarak yazı yazmaya yarayan ve değişik uçları olan bir tür kalem 2. Belde taşınan, gümüş vb.nden yapılan bir tür yazı takımı |
“Rahlesinin üstünde diviti, kitapları ve değnekleri dururdu.” — Yahya Kemal Beyatlı | |
| dini | Arapça dīnī | Dinle ilgili, din üzerine; dinsel | “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” — Anayasa | |
| din | Arapça dīn | 1. Tanrı'ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurum; diyanet 2. Bu nitelikteki inançları kurallar, kurumlar, töreler ve semboller biçiminde toplayan, sağlayan düzen 3. İnanılıp çok bağlanılan düşünce, inanç veya ülkü; kült |
“Her dinin mabetleri bütün müminlere açıktır.” — Hüseyin Cahit Yalçın “Yazık ki bu sanat ve din bahsinde bana arkadaşlık edecek kültürde değil.” — Refik Halit Karay |
|
| cüz | Arapça cuzʾ | 1. Bir bütünü oluşturan bölümlerden her biri 2. fasikül 3. Kur'an'ın bölünmüş olduğu otuz parçadan her biri |
“O sene ramazanda Hacı Efendi'nin bacısı Lütfiye Hanım'a da ben cüz okudum.” — Süleyman Ateş | |
| cin | Arapça cinn | 1. Dinî inanışa göre duyularla kavranamayan, insanlar gibi irade ve anlama yeteneğine sahip, ilahi emirlere uymakla yükümlü tutulan yaratık 2. Masallarda göze görünmeyen, türlü biçimlere girebilen, iyilik de kötülük de yapabilen yaratık; ecinni 3. Akıllı, zeki, uyanık kimse |
“Nasıl bir adam gelecek, cin midir, peri midir, şu gelecekler kimlerdir diye bekliyoruz, insanoğlu hep bekler.” — Yaşar Kemal “Bu cinler insan etini yiyip kanını içiyor, bağırsaklarını vücutlarına dolandırıyorlardı.” — Murat Uraz |
|
| cep | Arapça ceyb | 1. Genellikle bir şey koymaya yarayan, giysinin belli bir yeri açılarak içine yerleştirilen astardan yapılmış parça 2. Trafiği kolaylaştırmak, araçların durabilmesine olanak sağlamak için yaya kaldırımları veya şehirler arası yolların kenarlarında bulunan taşıt yanaşma yeri 3. cep telefonu 4. Savaş alanının bir yerinde düşmanın geriletilmesiyle ortaya çıkan taktik durum; çökertme (I) 5. Otomobil yarışlarında arabalarının yarışa başladıkları nokta |
“Bayramın her günü gelirler, ellerini ceplerine sokarak dolaşırlardı.” — Ayla Kutlu “Sonra beni cepten aradı, hemen gel dedi.” — Metin Savaş |
|
| cem | Arapça cemʿ | 1. Bir araya getirme 2. çokluk 3. toplama |
çokluk, toplama | “Haymana'da ayrıca kuvvet cemine teşebbüs ettiler.” — Atatürk |