Sözlükte 101 kelime var · son eklenenler
| Kelime | Köken | Anlamı | Öz Türkçe karşılığı | Açıklamalar |
|---|---|---|---|---|
| seccade | Arapça seccāde | Bir kişinin üzerinde namaz kılabileceği büyüklükte, halı, kilim, post veya kumaştan yaygı; namazlık | “Bir zahit gibi seccadesinin üstünde, bir müddet daha şaşkın ve dalgın oturup kalıyordu.” — Yakup Kadri Karaosmanoğlu | |
| secde | Arapça secde | Genellikle namaz kılarken alnı, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere değdirerek alınan durum | ||
| adese | Arapça ʿadese | 1. mercek 2. kovucuk |
mercek, kovucuk | “Yaşamayı tatsız, dünyayı mahdut gösteren bu adese bana babamdan mı yadigâr kalmıştı?” — Kemal Bilbaşar |
| seda | Arapça ṣadā | ses | ses | “Alenen ortaya çıkmak ve milletin hukuku namına, yüksek seda ile bağırmak ve bütün milleti bu sedaya iştirak ettirmek lazımdır.” — Atatürk |
| sade | Farsça sāde | 1. süssüz 2. Şeker katılmamış (kahve); şekersiz 3. (sa:'de) Yalnızca, yalnız, ancak, sadece 4. İçine bir şey katılmamış olarak 5. Süsü, gözterişi olmadan, yalın biçimde, gösterişsiz olarak 6. Yalın, süssüz, anlaşılır olan (üslup, anlatım) |
süssüz | “İki ufak çocuk konuşarak gidiyor; hâlleri o kadar sade, o kadar sevimli ki imrenmemek mümkün değil.” — Memduh Şevket Esendal “Sade kahve.” “Sade, derenin iki tarafına sıralanan kavak ve ceviz ağaçlarını seyretmek bile insana sonsuz bir zevk veriyor.” — Etem İzzet Benice |
| eda | Arapça edāʾ | 1. Tavır, üslup, davranış biçimi 2. Anlatış biçimi, tarzı 3. Verme, ödeme, yerine getirme |
“Giyimi kuşamı tepeden tırnağa Paris modası ya, nazı edası hiç aşağı kalmıyor ki!” — Attilâ İlhan “Sonra birdenbire sözlerinin konferans edasını değiştirerek bana sordu.” — Ömer Seyfettin “Bir zamanlar gözünde büyüttüğü adama bir nevi minnet borcu edası olmalıydı bu.” — Osman Aysu |
|
| perçem | Farsça perçem | 1. kâkül 2. yele 3. Başlarını tıraş edenlerin tepede bıraktıkları saç tutamı |
yele | “Selma alnına düşen bir perçemi eliyle kaldırıyor.” — Attilâ İlhan “At perçemi.” |
| sene | Arapça sene | yıl | yıl | “Önde zeytin ağaçları, arkasında yâr / Sene 1946 / Mevsim sonbahar” — Bedri Rahmi Eyüboğlu |
| izin | Arapça iẕn | 1. Bir şey yapmak için verilen veya alınan özgürlük; cevaz, destur, icazet, müsaade, ruhsat 2. Bir kimseye çalıştığı yerce verilen tatil |
“Ben dahi başka bir diyara gitmek için izin talep ederim.” — Ahmet Kabaklı | |
| meşe | Farsça bīşe | 1. Kayıngillerden, yaz kış yapraklarını dökmeyen türleri de bulunan, kerestesi dayanıklı bir orman ağacı (Quercus) 2. Bu ağaçtan yapılan |
||
| şem | Arapça şemʿ | 1. mum 2. bal mumu |
bal mumu | “Beni candan usandırdı cefadan yâr usanmaz mı / Felekler yandı ahımdan muradım şemi yanmaz mı?” — Fuzuli |
| leş | Farsça lāşe | 1. Kokmuş hayvan ölüsü; laşe 2. Çok kötü kokan; cife |
“Leş, akbabalarla tilkiler arasında kuvvetin, şansın adaleti içinde paylaşıldı.” — Abbas Sayar | |
| zir | Farsça zīr | 1. alt 2. aşağı |
alt, aşağı | |
| pak | Farsça pāk | temiz | “Efendiler, bizim çehremiz her zaman temiz ve pak idi ve daima temiz ve pak kalacaktır.” — Atatürk | |
| fiili | Arapça fiʿlī | 1. Sözde kalmayıp gerçekten yapılan, yapılmış ve yapılmakta olan 2. edimsel 3. eylemli |
edimsel, eylemli | “Bu baklanın ağızdan çıkışı artık sadece fiilî bir hareketle olabilir.” — Necip Fazıl Kısakürek |
| fiil | Arapça fiʿl | 1. eylem 2. Bir kılışı, bir oluşu veya bir durumu anlatan, zaman ve kiplerle çekimlenebilen, -ma- ekiyle olumsuz biçimi yapılabilen kelime türü; eylem |
eylem | |
| zil | Farsça zil | 1. İşaret vermek, uyarmak, çağırmak için kullanılan ve bir çan ile bu çana vuran bir tokmaktan oluşan, elle veya başka düzenlerle işletilebilen araç 2. Birbirine çarparak ses çıkartmak için parmaklara veya tefin kasnağındaki deliklere takılan yuvarlak, metal nesne |
“En öfkelendiği şey de gecenin bir saatinde zillerle uyandırılmak.” — Adalet Ağaoğlu “Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle / Her kalbi dolduran zile, her sineden ole!” — Yahya Kemal Beyatlı |
|
| lif | Arapça līf | 1. Her türlü maddeyi oluşturan çok ince ve uzun parça 2. Hayvan, bitki, mineral vb. doğal maddelerden elde edilen ince iplik 3. Besinlerin vücutta bağırsak enzimleri tarafından sindirilemeyen kısmı 4. Yıkanmak için kullanılan bitki telleri demeti veya türlü ipliklerden yapılmış örgü 5. tel |
tel | “Ihlamur lifleriyle tavana asılmış kış kavunları gözünün önüne geliyordu.” — Falih Rıfkı Atay “Yumuşak lifi alarak kurnaya batırdı.” — Cahit Uçuk |
| fil | Arapça fīl | 1. Filgillerin hortumlular takımından, Afrika ve Asya'nın sıcak bölgelerinde yaşayan, çok iri, kalın derili hayvan (Elephas) 2. Satrançta çapraz hareket ettirilen taş |
||
| mülk | Arapça mulk | 1. Ev, dükkân, arazi vb. taşınmaz mal 2. Vakıf olmayıp doğrudan doğruya birinin malı olan yer veya yapı 3. ülke |
ülke | “Adalet mülkün temelidir.” |
| mül | Farsça mul | şarap | “Karşıyaka'da İzmir'in gülü / Seyran ediyor elinde mülü” — Halk türküsü | |
| vaaz | Arapça vaʿẓ | Cami, mescit vb. yerlerde vaizlerin yaptığı, genellikle öğüt niteliği taşıyan dinî konuşma; mevize | ||
| keder | Arapça keder | Maddi ve manevi olarak duyulan aşırı üzüntü; elem, ızdırap, inkıbaz | “Hiçbir kederim yoktu ki onun bir tatlı kelamıyla bertaraf olmasın.” — Ahmet Hikmet Müftüoğlu | |
| kadeh | Arapça ḳadeḥ | 1. İçki içmeye yarayan ayaklı bardak; cam 2. Bu bardağın alabileceği miktarda olan |
“Hemen meyhaneciye kadeh getirmesini söyledi.” — Halikarnas Balıkçısı | |
| incir | Farsça encīr | 1. Dutgillerden, asıl yurdu Akdeniz kıyıları olan, yaprakları geniş dilimli bir ağaç (Ficus carica) 2. Bu ağacın yaş veya kuru olarak yenilen etli, tatlı meyvesi; ballıdarı, tin (II), yemiş |
||
| ceviz | Arapça cevz | 1. Cevizgillerin örnek bitkisi olan, uzun ömürlü, gövdesi kalın, kerestesi değerli, yurdumuzda çok yetişen ağaç (Juglans regia) 2. Bu ağacın kerestesinden yapılmış 3. Bu ağacın dışı kabuklu, içi yağlı ve nişastalı yemişi; koz |
“Dikiliyor ansızın karşıma / Boynum kalınlığındaki ceviz.” — Orhan Veli Kanık “Yedekleri ise ceviz dolabın alt tarafına kaldırılmıştı.” — Necati Cumalı “Cebimdeki paranın yarısını ayırıp avuç avuç ceviz alıyorum, sevinçle dolduruyorum ceplerimi.” — Reha Mağden |
|
| şuur | Arapça şuʿūr | bilinç | bilinç | “İdeolojiler, bir tasavvurlar bütünüdür ama bu tasavvurların çok defa şuurla bir alakası yoktur.” — Cemil Meriç |
| şiir | Arapça şiʿr | 1. Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan, hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan edebî anlatım biçimi; manzume, nazım 2. Düş gücüne, hayale, imgeye, gönle seslenen, anı, duygu, coşku uyandıran, etkileyen şey |
“Burada herkes kendi gönlünden olduğu kadar bu tabiatın içinden gelen bir şiiri dinler.” — Abdülhak Şinasi Hisar | |
| şii | Arapça şīʿī | Şiilik mezhebinden olan kimse | ||
| ıtır | Arapça ʿiṭr | 1. Güzel koku 2. ıtır çiçeği |